Yazdır

Ağustos Böceği ile Karınca Sorununa Ağustos Böceği Cephesinden Bakmak...

Yazan: Muhammed Fuat Genç

Biz insanlar günlük hayatımızda birçok kişisel sorunla karşı karşıya gelmekteyiz. Bu sorunlarla kimi zaman taraf olarak, kimi zaman da arabulucu olarak başetmeye çalışırız. Her iki durumda da genel bir alışkanlık olarak sorunlarımıza ya kendi açımızdan ya da taraflardan sadece birinin açısından bakma eğilimi göstermekteyiz. Tecrübeler, iyi yapılandırılmış problemler olarak kabul edilen matematik ve fizik problemlerinin bile birçok farklı bakış açısı ile birbirinden değişik yol ve yöntemler kullanılarak çözülebildiğini göstermektedir. Unutulmamalıdır ki bütün sorunlara en az iki farklı bakış açısı ile yaklaşmak mümkündür. Hele söz konusu olan, kişiler arası sorunlar ise soruna onlarca bakış açısı geliştirmek olasıdır. Bu nedenle özellikle, karşılaştığımız kişiler arası sorunlarda önceliklerimizden biri de tarafların soruna bakış açılarını değerlendirmek olmalıdır.

 

Ağustos Böceği İle Karıncanın Sorunu Ağustos Böceği Cephesinden Nasıl Görünüyor?

Bilindiği gibi ünlü Fransız yazar ve şair La Fontaine (1621-1695), masalları ile dünya edebiyatında eşine az rastlanır bir üne sahip olmuştur. Birçok masalı çeşitli lisanlara çevrilmiş, bu masallar dilden dile söylenir olmuş ve sözlü kültürlere de yerleşmiştir. La Fontaine’in "Ağustos Böceği ile Karınca" masalı da birçok ülkenin diline çevrilmiş olup en iyi bilinen masallarındandır. Bu masalda, masalın kahramanları olan ağustos böceği ile karınca arasında bir sorun vardır ve bu sorunu La Fontaine karıncanın ağzından yazdığı için bizler problemi hep karıncanın cephesinden nasıl görünüyorsa öyle görmüşüzdür. Ancak taraflardan biri olan ağustos böceğinin bakış açısı ise hep gözden kaçırılmıştır. Bir gazeteci arkadaşım bu duruma ağustos böceğinin nasıl baktığını araştırmayı akıl etmiş ve sorunun taraflarından olan ağustos böceğini gecekondu evinde ziyaret etmiş. Arkadaşım yaşadıklarını şöyle anlatıyor:

Ağustos böceği ilerleyen yaşına rağmen karıncalarla yaşadığı meseleyi çok net olarak hatırlamaktaydı. Ona yaşadıklarının gerçekte nasıl olduğunu sorduk. Sözlerine teşekkür ederek başladı ve:

– Öncelikle çok teşekkür ederim evladım, dedi.

– İnşallah bu vesile ile yıllar önce karıncaların iftiraları ile kaybettiğim itibarım bana iade edilir ve ben de ömrümün bu son yıllarını huzur-u kalp ile geçiririm. Zira ben makus bir talihe sahibim, kötü bir tuzağın kurbanı oldum. Lâkin yıllardır kimse kapımı çalıp da bana: "Yahu bu karıncalar her yerde senin hakkında olur olmaz şeyler anlatıyorlar, bütün gazeteler senin hakkında ağza alınmayacak hakaretler ediyorlar. Bu işin aslı nedir?" diye sorma gereği bile duymadı. İlk defa siz bu meseleyi araştırmak için kapımı çaldınız. Allah sizi her iki cihanda da berhudar etsin! dedi ve bu girişten sonra karıncalarla yaşadığı sorunu bütün detayları ile sanki daha dün yaşamışçasına anlatmaya başladı:

– Evladım malümaliniz ben eklemli bir yaratığım. Takdir-i Hüda bizleri yaratırken öyle lütuf buyurmuş neylersin, kader tenkit edilmez. Zaten ben de böyle yaratılmış olmaktan hiçbir zaman müteessir olmadıydım. Ta ki eklemlerimde çok kötü ağrılar hissedinceye kadar. Bu ağrılar dayanılmaz bir hâl aldığında bir baytara gittim. Baytar beni iyi bir muayeneden geçirdi. Sonra: "Evladım sen eklem romatizması olmuşsun." dedi. Birden başımdan aşağı kaynar suların boşaldığını sandım ve ilk defa o zaman “Niçin ben Allahım!" dedim. Malum bende eklem çok, bu durumda ha ölmüşüm ha eklem romatizması olmuşum arada ciddi fark yok, tam bu hislerle daha ileri gidip isyan etmeye başlayacaktım ki baytar:

"Yalnız üzülme, her derdin devası bulunduğu gibi bunun da bir devası var." dedi. Büyük bir ümitle bu derdin devasının ne olduğunu sordum. O da:

"Çok basit evladım yaz aylarında yan gelip yatarak güneş banyosu yapacaksın, böylece hiçbir şeyin kalmayacak." dedi.

Bunu duyunca ağrı ve sızılar içinde hasretle yaz ayları gelsin diye beklemeye başladım. Derken yaz geldi, hasırımı alıp güneş gören bir yere serdim ve güneş banyosu yapmaya başladım. Lakin bir müddet sonra gün boyunca güneşin altında hiçbir şey yapmayarak yatmaktan sıkıldım. Aklıma yıllar önce çatı arasına attığım gitarım geliverdi. Söylemesi ayıp gençlik yıllarımda çok iyi gitar çalardım. Hatta kendi bestelerimden oluşan bir kırkbeşlik taş plak yapmak üzereyken rahmetli eşimle tanıştım. Rahmetli çok mütedeyyin biriydi. Böyle şeylere pek iyi bakmazdı, bu nedenle plak projemiz suya düştü, şöhret olma şansını da kaçırmış olduk. Velhasıl-ı kelam çatı arasından gitarımı indirdim ve bir yandan güneş banyosu yaparken öte yandan gitarımla eski bestelerimi çalmaya başladım. Tabi güzel sesimi duyan birkaç komşum da gelip bana eşlik etmeye başladı. Derken benim evin bahçesi musiki konservatuvarına döndü. Bu arada komşularımdan olan karıncalar da daha baharın ilk aylarından itibaren her yıl yaptıkları gibi yine etrafta ne bulurlarsa işe yarasın veya yaramasın stok etmeye başlamışlardı. Laf aramızda bu biriktirdiklerini kışın, kimsenin bir şey bulamadığı çetin kış aylarında karaborsa satarlardı. Zaten bunlar öyle bilindikleri gibi çalışkan hayvanlar da değillerdir. Aslında çok hırslı, hasis ve cimri hayvanlardır. Diğer komşularımızın bana olan muhabbetlerini de görünce beni iyice kıskandılar sanırım. Bir müddet sonra bizim bahçenin önünden geçerlerken sanki bana nispet edermişçesine avazları çıktığı kadar bağırarak işçi marşları söylemeye de başladılar. Tabi ben bütün vakarımı korudum ve onlarla hiç muhatap olmadım. Öyle zannediyorum ki bu da onları çileden çıkaran son davranışım oldu. Bu arada ben de kış ayları için kendime yetecek ölçüde, az da olsa bir şeyler biriktirmeyi de ihmal etmedim. Kanaatkâr bir hayvan olduğumdan karıncalar gibi öyle kilerimi ağzına kadar doldurma gereği de hissetmedim. Derken yaz ayları geçti, sonbahar ayları geçti ve kış geliverdi. O sene kış çok çetin başladı, daha ocak ayında benim gecekondudan bozma evin çatısı, bir fırtınada beni terk edip gitti. Bu yetmiyormuş gibi ben uyurken eve hırsız girip kilerde ne var ne yok alıp götürmüş. Öylece ortada kalıverdim mi... Derken bu hâlimi fark eden komşuların yardımı ile mart ayına kadar idare ettik; ancak o sene mart da hakikaten camdan baktırdı ve kazma küreği de yaktırdı. Artık komşularımdan karıncalar hariç kimseden yardım istemeye yüzüm de kalmamıştı. İstemeye istemeye karıncalara gittim. Kapılarını çaldım ve kapıyı en haz etmediğim genç karınca açtı. Mağduriyetimi anlattıktan sonra biraz erzak istedim ve en geç baharda misliyle ödeyeceğimi de söyledim. Fakat genç karınca bana bir sürü hakaret ettiği yetmiyormuş gibi diğer karıncaları da çağırdı ve benimle hep beraber alay ettiler. En sonunda istediğim erzakları verebileceklerini, ancak karşılığında babadan kalma evimi ipotek ederek bir ay içinde de erzakların bedelini ödeyemezsem evime el koyacaklarını söylediler. Bu teklifleri karşısında ne söyleyeceğimi şaşırdım. Zira borç olarak alacağım erzakların yekûnu evimin bahçesindeki elma ağacının meyvelerinin fiyatının üçte biri bile etmezdi. O kadar zor durumda kalmıştım ki hayatta kalmak için tekliflerini kabul etmek zorunda kaldım. Kendimce nasıl olsa bana daha sonra ek bir süre tanırlar, ben de bir yerlerden bulup borcumu öderim diye düşündüm. Fakat durum hiç de öyle olmadı, daha ödeme günü gelmeden protestoyu çektiler, araya ne kadar adam koyduysam hepsini gerisin geri gönderdiler ve henüz nisan ayı bitmeden beni sokağın ortasına attılar. Evimi de yaz aylarında restore edip on misli fiyata birine tarihî ev diye sattılar. O kışı eşin, dostun, akrabanın yanında geçirdim, yazın da hazine arazisine, zor bela bu gördüğünüz gecekonduyu yaptım da başımı sokup oturdum. Yaptıkları yetmiyormuş gibi arkamdan dedikodumu yaptılar da yine rahat etmediler. Bir Fransız şair müsveddesi ile anlaşıp hadiseyi çarpıtarak gazetelerde, dergilerde yayımlanmasını sağladılar. O gün bu gündür beş kuruşluk itibarım kalmadı, bütün âleme rezil rüsva oldum. Herkes beni tembel, serseri, aylak biri zanneder oldu. Hadisenin aslı aynen böyledir. Dostum kanatlıgillerden arı ile sürüngenlerden solucan da şahidimdir.

          

Evet ağustos böceğini dinledikten sonra yıllardır bize bu masalı anlatarak bizi uyutan bir kısım medyaya, karınca taraftarı karaborsacı iş adamlarına ve kötü niyetli anne ve babalara açıkçası çok kızdık. Yüzlerce yıl hakkında kötü şeyler düşündüğümüz ağustos böceğine karşı da çok utandık. Anladık ki her şey ilk göründüğü gibi olmayabiliyormuş ve karşılaştığımız her sorunda mutlaka meseleye taraf olanların bakış açılarını almak gerekiyormuş. Gazeteci arkadaşım kişiler arası meselelerde tarafların bakış açısını almanın önemine dair anlattığı tecrübesi ile bütün sorunlara en az iki farklı bakış açısı ile bakmanın mümkün olduğunu göstermiş oldu.

Okuldayız; öğretmen olarak müdürümüzle, müdür olarak öğretmenimizle, sınıf içerisinde öğrencilerimizle, dışarıda velilerimizle çok değişik problemler yaşayabiliriz. Unutmamak gerekir ki karşılaştığımız kişiler arası sorunlarda önceliklerimizden biri de tarafların bakış açılarını almak olmalıdır. Çünkü ancak o zaman sorunların etkili çözümlerini bulabilir ve tarafların her ikisinin de tatmin olduğu sonuçlara varabiliriz.